1. HABERLER

  2. EĞİTİM

  3. Neden Osmanlı Türkçesi?
Neden Osmanlı Türkçesi?

Neden Osmanlı Türkçesi?

Neden Osmanlı Türkçesi?

A+A-

Özellikle İslamiyetin kabulü ile birlikte Türklerin hayatına giren Arap alfabesiyle yazılan Türkçenin, Osmanlı Devleti dönemindeki adını Osmanlıca ya da Osmanlı Türkçesi olarak nitelendirebiliriz.

Osmanlının Avrupa’ya birçok konuda “uyum” çabasına girdiği Tanzimat döneminde  eğitim sisteminin elden geçirilmesi, eğitimin yaygınlaştırılması ve okuma yazmanın kolaylaştırılması için yazı sisteminin ıslah edilmesi tartışmaları başlamıştır. Bu konuyu ilk defa ele alan Ahmet Cevdet Paşa’dır. Kavaid-i Osmaniyye (1851) adlı gramer çalışmasında A. C. Paşa, Türkçe’de bulunup da mevcut alfabede  karşılığı olmayan seslerin belirtilmesi için bir yol bulunması gerektiğini vurgulamıştır. Bundan sonra Encümen-i Daniş’te (1851) harflerin ıslahı için bir karar alarak yapılması gerekenler maddeler hâlinde tespit edilmiştir. II. Meşrutiyet’e (1908) kadar tartışmalardaki hakim olan fikir, harflerin okuma ve yazmada karışıklığa yol açan aksaklıklarını giderecek şekilde ıslah edilmesi şeklindedir, bu dönemde yabancı bir alfabenin kullanılmasını teklif eden fikirler ise nicel anlamda ikinci derecede kalmışlardır.

 II. Meşrutiyetin ilânından sonra oluşan hürriyet ortamı alfabe tartışmalarını da hızlandırmıştır. Tartışmalardaki fikrî ağırlık Lâtin alfabesinin kabul edilip edilmemesi yönünde olmuştur.

I. İzmir İktisat Kongresinde Latin harflerinin kabul edilmesiyle ilgili bir önerge verilmişse de kongreyle teklifin ilgisi olmadığı gerekçesiyle teklif reddedilmiştir. Kongre başkanı Kâzım Karabekir Paşa kongreden sonra, Doç.Dr. Hakan Erdem’in aktardığına göre, Doğuda yetimler için oluşturulan kurumlarda üç ayda okuma yazma öğretildiğini dolayısıyla alfabenin öğrenilmesinin zor olmadığını ayrıca Latin harflerinin kültürümüzden ve kökenlerimizden bizi koparacağını, kütüphaneler dolusu kitabın ne olacağını ve böyle bir durumun İslâm birliğini bozacağını belirterek bu önergeye karşı çıkmıştır.

Konuyla ilgili ilk resmî teşebbüs, 26 Mart 1926’da Maarif Vekili Mustafa Necati Bey’in Maarif Teşkilatına ait kanunun görüşülmesi sırasında bir dil heyetinin kurulmasını teklif etmesi ve meclisin uygun bulmasıyla gerçekleşmişse de Mustafa Kemal Atatürk’ün bu konu ile ilgili tavrı çok önceden bilinmektedir. Atatürk 1907 yılında, İvan Manolof’a (Bulgar Türkoloğu) Türkiye’nin geleceği hakkındaki fikirlerini açıklarken şöyle söylemişti: Bir gün gelecek, hayal zannettiğiniz bütün bu inkılâpları başaracağım. Mensup olduğum millet bana inanacaktır. (...) Bu millet gerçeği görünce arkasından tereddütsüz yürür. Dava uğrunda ölmesini bilir. Saltanat yıkılmalıdır. (...) Din ve devlet birbirinden ayrılmalı, doğu medeniyetinden benliğimizi sıyırarak batı medeniyetine aktarmalıyız. Kadın ve erkek arasındaki farklar silinerek yeni bir sosyal nizam kurmalıyız. Batı medeniyetine girebilmemize engel olan yazıyı atarak Latin kökünden bir alfabe seçmeli, kılık kıyafetimize kadar her şeyimizle Batılılara uymalıyız. Emin olunuz ki bunların hepsi bir gün olacaktır.” dediği aktarılmaktadır.

Harf İnkılâbına geçiş için oluşturulan hazırlık komitesi çalışmasının sonunda sunduğu raporunda yeni alfabenin hayata geçirilmesi için 5 - 15 senelik bir süre önermesi üzerine Falih Rıfkı Atay'ın aktardığına göre Atatürk "bu ya üç ayda olur ya da hiç olmaz" diyerek Latin Alfabesine geçiş konusunda zaman kaybedilmemesini istemiştir.

M.Kemal Atatürk’ün Latin Alfabesine geçmek istemesinin gerekçesi Arap Alfabesini öğrenmenin zor olması, okuma yazma oranının artırılması gibi nedenler olarak görünse de temelde diğer birçok yeniliğinde nedenini oluşturan Avrupa’nın bir parçası olma isteği öne çıkmaktadır. Osmanlı Devletinde Mülkiye, Tıbbiye ve Harbiye gibi okullarda okuyanlar yabancı dil olarak genellikle Fransızca’yı öğrendikleri için Latin alfabesine çok da yabancı değillerdi.

Bu güne geldiğimizde ise bazı aydınların Türk Rönesans’ını yaşamaya başladığımızı söyledikleri bu ortamda Avrupa’nın Rönesans döneminde Latinceye ve Yunancaya ilgi duyması gibi Osmanlıcanın tanınmasının da bu süreci hızlandıracağını söyleyebiliriz. Ama tabi ki “yeniden doğuş” anlamına gelen Rönesans için Osmanlıcanın tanınmasının tek başına yeterli olacağı iddialı bir beklentidir.

Okullarda ders olarak okutulması konusunda ise Sosyal Bilimler liseleri ve İmam Hatip liselerinde dersin zorunlu olması, Fen ve Anadolu liselerinde seçmeli olması faydalı olacaktır. Liselerde ders yoğunluğunun etkisi, dersi okutabilecek öğretmenin nitelik ve nicelik  sorunu, maliyet – fayda analizinin iyi  incelenmesi gerekmektedir. Bunun yanında Lisans, Y. Lisans düzeyinde dersin daha kapsamlı ve ciddi okutulması amacın gerçekleştirilmesi bakımından daha faydalı olacaktır. Çünkü Osmanlıca anlamadan okunamayan ciddi bir emekle hakim olunabilecek bir alandır.

Alfabe tartışmaları yaşanırken dil konusuna da dikkat çekilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü alfabe evet çok önemlidir ama netice itibariyle dilin ifade şeklidir. 

Son olarak, İlber Ortaylı’nın Türk münevveri kadar dünya tarihinden hele hele memleket tarihinden haberi olmayan bir güruh görmedim sözü üzerinde çokça  kafa yormalıyız ki bu konudaki eksikliğin giderilmesi anlamında, şayet  iyi değerlendirilirse, Osmanlıca öğrenmenin katkısı önemli olacaktır.  

Tuncay Akyol

www.memurpostasi.com Özel Haber

Yazarımızın Diğer Yazıları

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.