1. YAZARLAR

  2. Vural Çakır

  3. Batılılaşma Ve Değerlerimiz
Vural Çakır

Vural Çakır

Vural Çakır
Yazarın Tüm Yazıları >

Batılılaşma Ve Değerlerimiz

A+A-

Tarihimizde daha öncelere de dayanmakla birlikte, Tanzimat Fermanı ile başlayan ve bir Cihan İmparatorluğunun dünya sahnesinden çekilip yeni milli bir devlet kurmamıza; 1960’lardan itibaren resmi olarak devam eden AB’ye kabul edilme resmi başvurularımızdan bugüne kadar halledemediğimiz ve neresinde durduğumuzu halen anlayamadığımız  medenileşme, muasırlaşma, Batılılaşma hikayemiz ne durumdadır? Hedef neydi ne oldu? Ne kazandık, ne kaybettik? Son zamanlarda özellikle de Batı’nın bütün kuvvetiyle İstiklal şairinin mısralarındaki “Medeniyet size çoktandır diş biliyor/ Önce parçalamak, sonra da yutmak diliyor” ifadelerini ispat edercesine yok saydığı, yok etmeye çalıştığı, her türlü fesadı ve terörizmi bir şekilde bizim için beslediği düşünülürse  bu soruların cevabı daha da önem kazanmaktadır.

Burada,  kendilerini çağdaşlığın ölçüsü, medeniyetin temsilcisi, temel insan haklarının garantörü vb sıfatlarla tanıtan Batı’nın bize dönük yüzü nedir, bizim için nerede durmaktadır sorusunu kısaca açıklamak gerekir: Bizim değerlendirmemizle bugünkü anlamda Batı; Avrupa, ABD ve onun bir parçası gibi duran İsraildir.  İslâm’ın dışındaki bütün dinleri ve bu dinlere  mensup milletlerin tamamını kapsamamaktadır. Batı  algımıza Hindular, Budistler, Afrikalı Hristiyanları vb. dahil değildir.

Batı’nın İslâm’la mücadelesi ve ötekileştirme tavrı Müslümanlarla Bizans’ın ilk karşılaşmalarıyla başlamıştır. Endülüs’ün fethi, Malazgirt zaferi, İstanbul’un ve doğu Avrupa’nın Müslümanlar tarafından fethiyle de pekişmiştir. Müslümanlarla İlk karşılaştıkları tarihten itibaren İslâm’ı temsil ettiğini düşündükleri her devlete karşı Haçlı seferleri başta olmak üzere her türlü tedbiri almaktan geri durmamışlar, her karşılaştıklarında insan izanını zorlayacak yağma, talan, tecavüz, katliam vb. savaş hukukuna bile sığmayacak tavırlar sergilemişlerdir. Batı’nın bu konuda ezberi tarih boyunca bozulmamış, İslâm’a ve ilk toplumsal temastan  itibaren onun en önemli temsilcisi gördükleri Türklere karşı “öteki” tutumları değişmemiştir. Batı ya göre özellikle 15. yy’dan sonraki Müslüman ve Türk  algısı  ağırlıklı olarak Osmanlı Devletini ifade etmektedir. Çünkü Batıya karşı Müslümanlar adına mücadele eden ve Batı ile Anadolu’nun doğusundaki Müslümanlar arasında   geçit vermez bir sur işlevi gören ve onların Doğu üzerindeki emellerine engel olan en güçlü devlet Osmanlıdır.  Bu nedenle her fırsatta Osmanlı   coğrafyasını yok etmeye odaklanmış, 19.yy. dan sonra Osmanlının güç kaybetmeye başlamasıyla da  bu topraklar Batı’nın özel mücadele alanı olmuştur. İsrail’in kuruluşundan sonra hızlanan süreç son 20 yılda zirve noktasına çıkmıştır.

Bu tutumun bir çok sebebi olmakla birlikte önemli sebeplerinden birisi   İslâm’ın son din olması ve ilk otuz yılından itibaren özellikle Hristiyanların hakim olduğu bölgelerde hızla yayılması, Hıristiyanların da bu genişlemeyi ellerindeki her türlü imkânla  durdurmaya çalışmalarıdır.  İslam’ın ve Batı’nın evrensel bir iddia ile ortaya çıkması, diğer medeniyetlerin bir şekilde kendi bölgelerinde kalması da iki medeniyeti doğal olarak rakip yapmıştır.  Bu durum da evrensel olma iddiasındaki iki medeniyetin her türlü rekabet alanında  karşı karşıya gelmesinin bir başka  nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır. Batı’nın  doğal rakip gördüğü İslâm ve Peygamberi Hz. Muhammed ile   ilgili bütün yayınları, İslam’ın ana kaynaklarıyla örtüşmeyen ve kendi zihinlerinde oluşturdukları “Rakip dinin peygamberi” algısını oluşturacak şekilde yapılmış ve akıl almaz iftiralar ve benzetmeler dile getirilmiştir. Batı günümüzün yaygın tabiriyle İslamofobi tavrını, İslam’ı kendisine rakip gördüğü günden itibaren sistemli bir şekilde inşa etmiştir. Dolayısıyla Günümüzde İslam-Batı ilişkilerinde gelinen nokta üç beş yılda oluşmuş bir durum değildir.

Buna Karşı Müslümanlarca yazılan İslam’ın ana kaynaklarını referans alan  hiçbir kaynak Hz. Musa ve Hz. İsa ile ilgili olumsuz bir tasavvur geliştirmemiş, aksine İslâm öncesi İbrahimî dinleri temsil eden iki büyük peygamber olarak zikretmiştir.

Diğer yandan bu iki medeniyetin aynı coğrafya üzerindeki mücadeleleri sırasında doğal olarak karşılıklı etkileşim de oluşmuştur. Zaman içinde bu etkileşimin her iki taraf için de önemli katkılarının olduğu açıktır. Ancak   İslam’ın Batı karşısında önemli bir avantajı vardır: İslam, insanlara “evrensel iyi” yi vadedip  yeni bir iddia ile ortaya çıkmıştı. O zamana kadar hiçbir medeniyetin dillendirmediği insan haklarını ciddi şekilde inanç temeline oturtmuştur.  Bunu sadece İslâm’ı kabul edenler için değil, başka din mensuplarının, hatta hiçbir inanca sahip olmayanların da inanma, kendi kültürünü yaşama hakkına saygı duymuş, kendi iç hukuklarında serbest bırakmış,  bunları, egemenliği altındaki yerlerde garanti altına almıştı. Hz. Ömer döneminde Müslümanların Humus’taki Hristiyanlardan, güveliklerini sağlama karşılığı  aldıkları vergileri o bölgeden kuvvetlerini çekince  iade etmesi; Batının kendi aralarındaki savaştan kaçan İspanyol Yahudilerinin Osmanlının şefkatine sığınması ve Batıdaki dindaşlarına göre daha rahat yaşaması;  güvenlik ve gıda gibi temel ihtiyaçlarını karşılayamayan  toplumlara İslam Devleti yöneticilerin hiçbir din ayrımı gözetmeksizin yardım etmesi ve benzeri bir çok uygulamalar İslam’ın kabul görerek yaygınlaşmasını sağlamış ve 17. yy’a kadar da   bilimsel, kültürel, askeri güç vb. alanlarda mutlak hakimiyet kurmasına zemin hazırlamıştır.

 18. yy’dan itibaren durum çeşitli nedenlerle  tersine dönmeye başlamıştır. Batının, bin yıldan fazla bir süre genel anlamda  egemenliğine boyun eğmek zorunda kaldığı İslam’a ve onun en önde gelen temsilcisi Osmanlıya karşı tutumu, medenilikte ve teknolojide  galip gelmeyle birlikte, intikam alma ve yok etme  şeklinde olmuştur. Doğrudan cephede olmadıkları zamanlarda ya da cephede sonuç alamadıklarında ise  karşı duruşun alt basamakları olarak  sömürüye devam etmişlerdir. Buradaki sömürü mutlaka elindeki bir varlığın alınması tarihi ve yeraltı zenginliklerine el koyulması şeklinde algılanmamalıdır. Kültürel olarak da sömürmeye  devam etmişti. Esasen  Batı; Hint medeniyeti, Afrika, Doğu Asya vb. coğrafyaları   sömürmekle yetinmiştir.  Afrikalıların “Avrupalılar bizim ülkemize geldiklerinde ellerinde İncil, bizim de bolca elmas, altın zenginliklerimiz vardı. Giderken bizim elimizde İncil, onların ellerinde bizim zenginliklerimiz vardı.” demeleri  durumu yeterince açıklamaktadır. Ancak bizimle ilgili tutumları farklıdır. Batı mevcut imkânlarıyla, Müslümanların, çoğu İslâm kaynaklı  yaşam şekillerine ve geleneklerine, bazen özendirerek,  bazen de medenilik maskesi altında nüfuz etmeye devam etmiş, halen de devam  etmektedir. Kültürel sömürünün bir parçası olarak Mustafa Kemal’e Batılıların  “Fikirleriniz çok çağdaş ancak kıyafetiniz sizi gerici gösteriyor” demeleri Türkiye deki şapka kanununun sebeplerinden biri olarak gösterilmektedir.  Şapka kanununun çıkarılmasından sonra ülkemizde sadece şapka giymeyi dini nedenlerden dolayı reddedenlerin ne gibi suçlamalara muhatap olduğu ve başlarına neler geldiği malumdur.

Batı’nın evrensel iddiası olmakla birlikte İslâm’ karşı mücadelesinde   “evrensel iyi” nin herkese yaygınlaştırılması gibi bir iddiasının ol(a)maması da kendilerinin dışında gördüklerini ötekileştirme tutumunu beraberinde getirmiştir. Batı’nın  hedefi hiçbir zaman insanlığın büyük oranda  üzerinde uzlaştıkları  “ortak iyi değerler”in paylaşılması olmamıştır. Batıda ortaya çıkan ve insan hayatını kolaylaştıran gelişmeler de genellikle dolaylı olarak sömürü ve teknolojik bağımlılık aracı olarak kullanılmıştır. İyilikler olabildiğince  Batı’ya taşınmış ve onların hizmetine verilmiştir. Osmanlının tarihin sayfalarında  yerini almasın ve İslâm’ın temsilcisi gördükleri Türklerin hilafetin kaldırılması nedeniyle  artık bütün Müslümanları temsil edememesi  Batı’nın tam da istediği fırsattır. Buna diğer Müslüman milletlerin Batı ile mücadele edecek gücünün bulunmaması, Osmanlının yerine kurulan yeni millet esasına dayanan Türk devletini kuranların Batı karşısındaki gerilemenin çerisini yine Batılı reçetelerde araması da Batının hem askeri hem de ellerinde bulunan teknolojik imkanlarla  istilayı hızlandırmalarına uygun zemin hazırlamıştır.   Batılılaşmayı medenileşmek olarak görmek bize anlatılan medeniyet algısıyla  ilgilidir. Batı medeniyetine yüklenen yüksek insan hakları standardı, teknolojik gelişme, meddi refah, barış içinde yaşamak vb. olguların sadece kendileri için geçerli olduğu   tarafımızdan geç algılanmıştır. Bunun gibi evrensel ve bütün insanlık için olması gereken değerler batının güçlenmesiyle bir şekilde Batı’nın çıkarlarına hizmet eder olmuştur.  Elbette bu gelişmelerin Batıda ortaya çıkmasında ve bu süreçte medeni gelişmenin gerisinde kalmamızda çeşitli sebepler olmakla birlikte önemli sorumluluk  öncelikle bizdedir. Özellikle teknolojik gelişmelerle ilgili “Bizde yok sizde de olmasın” gibi bir anlayış elbette karşılık bulamaz.  Bu nedenle teknolojik gelişmelerden yararlanmak, medenileşmek, muasırlaşmak amacıyla, teknolojik olarak ilerlemiş milletlerden  geri kalmamak, için birtakım faydaları olmakla beraber özellikle kültürel alanda  bilinçli-bilinçsiz basit bir taklitten öteye gidemeyen Batılılaşmamız,  günümüzde kitle iletişim araçlarının etkinliği ve sosyal medyanın kontrolsüz kullanımıyla genellikle gençler arasında  yaygınlaşmıştır.  Kültürel  değerlerimizle büyük ölçüde uyuşmayan  bu Batılı tutum ve davranışlar, toplumda Batılı kültürel değerlerin bize yansımalarının milletin derdine çare olamayacağına, bir başka ifadeyle Batının verdiği ilaçların bizim yaralarımıza  dermman olmaktan çok sıkıntılarımızı artıracağına dair görüşü kuvvetlendirmiştir. Gençlerimizin bu tutum ve davranışları değerler eğitimi bağlamında  konuşulan  sorunların  merkezinde yer almakta ve bu duruma  milli değerler  içinde çözümü konusunda arayış içine girilmektedir.

Batıyı kısaca tanımladıktan sonra, Batılılaşma sürecimize geçebiliriz. Batılılaşma ile ilgili tutum Cumhuriyetin ilk yıllarındaki gibi iştahlı ve her geleni kabullenmek şeklinde değildir artık. Bu alanda  yaşanan kafa karışıklığında ve  zaman içinde belirginleşen Batı hoşnutsuzluğunda, yukarıda da bahsedildiği “Batı” diye  genel tanımlanan ama sadece Batıdan ibaret olmayan,  evrensel insani değeleri, materyalist ve pozitivist anlayışlarına feda eden, kendi iç hesaplaşmalarında ülkemiz başta olmak üzere İslam dünyasına karşı gerçekleştirdikleri olumsuz tutum ve yaptırımları artı değer olarak sunan, hatta bütün politikalarını İslâm düşmanlığı üzerine inşa eden  Batılı liderlerin ve   toplumların son zamanlardaki  tavrı etkili olmaktadır. Batı’ya yönelik bu karşı duruş toplumumuzun evrensel, medeni ve teknolojik gelişmelere karşı olması şeklinde anlaşılmamalıdır. Batılılaşmak, muasır medeniyeti yakalamak adına Batılı değerlere  medeniyet talebiyle  atılan her adım,   tarihi birikimimizle birlikte  kendimiz olma yolundaki büyük engelleri de beraberinde getirmektedir. 

Özellikle cumhuriyetin ilk yıllarında bilinçli olarak Batılılaşma tercihi yapanlar, tarih sahnesine mührünü vurmuş bir milletin din, dil, sanat, edebiyat, gelenek gibi alanlarda   bin yılı aşkın süredir hayat sahnesinde sergilediği  ve büyük kısmı İslâm kaynaklı  toplumsal değerleri yerine, Batının büyük ölçüde mensup olduğu Hrıstıyanlık dininden aldığı  hayat tarzını tercih etmişlerdir.  Nikah törenlerinden bayram tebriklerine, yılbaşı kutlamalarından anneler ve babalar gününe, her gün yenileri çıkan anma, kutlama günleri, yarışmalar toplumsal hayatımıza yeni bir değer(!) olarak çoğu zaman da devletin teşviki ile  yerleştirilmiştir. Batı medeniyeti, içimizdeki birtakım silahşörleri aracılığı ile kendi hayat tarzlarından devşirdiği ve hiç de bizim değerlerimizi taşımayan  kutlamaları, hem kültürel, hem de  ekonomik sömürünün bir parçası olarak ve iyi niyet altında topluma   yerleştirmeye çalışılmış, ne yazık ki büyük oranda da başarılı olmuştur. Batılı değerlerin toplumsal alanda yer bulmasından ve kültürel ve tarihsel direncimiz kırıldıktan sonra da amaçlarına büyük oranda ulaşmışlardır.  Batı menşeli kutlama günleri yaklaştıkça alışveriş merkezlerindeki kampanyalar ve yükseltilen ticari beklenti bunun en açık göstergelerindendir. Hatta günümüzde kendisini “muhafazakar” ve “milli” tanımlayanlar da bu serüvenden  kendilerini kurtaramamaktadır. Batılılar bu alanda zafer kazandıklarını düşünmektedir.  Yakın tarihimizde bunun en dramatik örneklerinden biri Keriman Halis’in 1932’de Belçika’da Batılıların, Müslümanları yenilgiye uğratmanın bir nişanesi olarak dünya güzeli seçilmesindeki jüri başkanının konuşmasıdır. “Sayın jüri üyeleri, bugün Avrupa’nın, Hıristiyanlığın zaferini kutluyoruz. 1400 senedir dünyâ üzerinde hâkimiyetini sürdüren İslâmiyet artık bitmiştir... Neticede bu, Hıristiyanlığın zaferidir. Müslüman kadınların temsilcisi, Türk güzeli Keriman, mayo ile aramızdadır. Bu kızı zaferimizin tacı kabul edeceğiz, onu kraliçe seçeceğiz. Ondan daha güzeli varmış, yokmuş bu önemli değil. Bu sene güzellik kraliçesi seçmiyoruz. Bu sene Hıristiyanlığın zaferini kutluyoruz… Müslümanların geleceği böyle olması temennisiyle, Türk güzelini dünyâ güzeli olarak seçiyoruz. Fakat kadehlerimizi Avrupa’nın zaferi için kaldıracağız.”

Bununla birlikte bize ait olan kandilleri, dini ve milli bayramları bile kendi kapitalist çarklarına ilave bir dişli olarak yerleştirmeyi de   başarmışlardır. Yoksa her gün katlettikleri onlarca Müslüman annenin  ve yetimlerin gününü kutlamanın hiç de umurlarında olmadığı pekala anlaşılabilmektedir. Kurtuluş savaşında işgal kuvvetlerini temsilen Yunanlıları denize döktüğümüz halde,   giderken düşürdükleri balolarını, danslarını güzellik yarışmalarını, yortularını, hasılı kültürel kalıntılarını kullanmaya devam ettiğimiz anlaşılmaktadır. Yine dikkate değer bir durumdur ki Batı kültürünün ilk istilası da, Avrupalı devletlerin Kurtuluş Savaşı öncesi işgal ettikleri Anadolu’nun batı kıyılarından başlamıştır.

Batılılar şunu gayet iyi bilmektedir: Anadolu’nun direncini askeri güçle bitirmek mümkün değildir. Ancak  köklerden koparılması durumunda   her alanda mukavemetini kaybeder ve yabancı düşüncelerin ve yaşam tarzlarının istilasına açık hale gelir. Bu cümleden hareketle, İslam’ın sancaktarlığını yapmış bir milletin, vatanını Kurtuluş Savaşında Batılıların istilasından  kurtarırken, dini bir makam olan  şehadet mertebesine ulaşan şehitlerinin   cenaze törenlerinde dahi Itri’nin bestelediği  salavat ve  tekbir yerine  18. yy’nin 2. çeyreğinde Fransız sanatçı Chopin’in’ bestelediği cenaze marşı  çalınmış, bazen insanlar cenazelerin arkasından yaptıkları dua merasimlerini bile gizlemek durumunda kalmışlardır. 

Diğer taraftan, Batılıların  Anadolu insanını  köklerinden uzaklaştırma ve kendi hayat tarzını benimsetme  emeline, ülkemizde Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren devleti yöneticilerin kendi aldıkları kararlarla Batılı değerleri benimseme konusundaki bilinçli  tavır da uygun bir zemin hazırlamıştır. Batılıaşma çabamız biraz da başkasının peşine düşerek kendimizi ararken iyice kendimizi kaybetme noktasına gelmiştir. Onların bize kılavuzlukları karanlık odanın tanıtılmasına benzer. Elinde ışık olan karanlık odanın istediği alanları gösterir ve odayı tanımak isteyenler sadece onun ışık tuttuğu,  görünmesini istediği alanları görebilirler.

Büyük ölçüde İslami değerlerden teşekkül etmiş kılık kıyafet, harf, ölçü ve tartı aletleri, takvim, hafta sonu tatil günlerinin vb. değiştirilmesi ve bunların Batıdaki normlara uydurulması daha çok Malazgirt zaferinden sonra kökleşen ve Türk İslam kültürü olarak adlandırılabilecek hayat tarzının büyük oranda terkedilmesini de beraberinde getirmiştir. Bu sadece yönetimde değil, bütün alanlarda tam anlamıyla bir sistem, bir hayat tarzı değişikliğidir. Diğer  bir ifadeyle işleyen mekanizmaya yepyeni bir yazılım yüklenmiş, bu yeni yazılımla daha önceki sistemin hiçbir parçası çalışamaz duruma getirilmiştir.  Organ nakli gibi yapılan bu değişim ilk bakışta eksikleri gidermiş gibi dursa da bünye kabul etmemiş, ancak duyguların, karakterin nakli yapılamamış, genlerimizden gelen savunma mekanizması zaman içinde bizden olmayan organların bir kısmını reddetmiş ancak ciddi boyutta vücutta tahribata da neden olmuştur.

Çağdaşlaşma ve uygarlık adına devletin benimsediği ve uyguladığı yeniliklere(!) uyum sağlayamayan, bazen de  direnç gösterenleri cezalandırması milleti de doğrudan etkilemiştir. Bu süreçte, aksayan yönleri olmakla birlikte tekkelerin, zaviyelerin ve medreselerin kapatılmasıyla ortaya çıkan din eğitim ve öğretim açığı, devletin de kurumlarında dini eğitime yer vermemesi nedeniyle ciddi oranda büyümüştür. Bu boşluğu  doldurmaya  çalışan samimi insanlar bir çok sıkıntıya rağmen bazen de canları pahasına toplumun en temel talebi haline gelen dini eğitim ve öğretimi sürdürmüşlerdir. Bununla  birlikte  çeşitli  adlar  altında teşkilatlanan gruplar,  dini eğitim ve öğretim ümidiyle  etraflarında topladıkları insanları kendi dini anlayışları ve bazen de gizli emelleri doğrultusunda yönlendirmişlerdir. Bunların bir kısmının kökü dışardadır, öncelikleri din de değildir. Toplumun dini hayatı ve devlet en fazla da bu grupların anlayışlarından zarar görmüş ve telafisi   imkansız durumlar ortaya çıkmıştır.

Batılılaşma konusunda cumhuriyetin ilk yıllarındaki temel değişikliklerden sadece ikisine  kısaca değinelim: Bunlardan alfabe  konusundaki değişim, dünyada benzeri görülmemiş bir uygulama olarak karşımıza çıkacaktır. Bir toplumu kültürel köklerinden, tarihinden, geleneğinden uzaklaştırmanın en kestirme yolu, geçmişiyle en köklü bilgi ve iletişim köprüsü olan dili farklılaştırmaktır. Bu tercihin son derece bilinçli olduğunu Cumhuriyet’in II. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün hatıratındaki “…Devrimin temel gayelerinden biri yeni nesillere geçmişin kapılarını kapatmak, Arap-İslam dünyası ile bağları koparmak ve dinin toplum üzerindeki etkisini zayıflatmaktı. …Yeni nesiller eski yazıyı öğrenmeyecekler, yeni yazıyla çıkan eserleri de biz denetleyecektik….Din eserleri eski yazıyla yazılmış olduğundan okunmayacak, dinin toplum üzerindeki etkisi azalacaktı” satırlarından öğreniyoruz.

Donanımlı bir enerji santralinden, milyonlar harcayarak yaptırdığınız malikhanenize bir kablo ile elektrik alamamışsanız, paha biçilmez kristal avizeleriniz biblo olmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Harf inkılabıyla, geçmişimizin ışığı ile geleceğimizi aydınlatmanın temel aracı olan alfabe ve  buna bağlı olarak yazıya dayanan bütün birikimimizle irtibatımız kesilmiş, Osmanlıca yazılan kaynaklar ve kütüphaneler müze statüsüne düşmüş, bin yıldır kullanılan alfabeyi okuyabilenlere uzman muamelesi yapılmıştır.   Merhum Prof Dr. Tahsin Banguoğlu bu durumu, bir kova suya damlatılan birkaç damla mürekkebe benzetir ve nasıl ki birkaç damla mürekkep suyun berraklığını bozuyor, onun gibi bir toplumun dilini tahrip etmek de kökleriyle olan bağı bozar ve tahrip eder şeklinde ifade etmişti. Agop Martayan’ın Türk Dil Kurumunun ilk başkanı olması da bu alandaki gayretlerin nerelere geldiğini göstermektedir. Daha sonra Türk diline yaptığı büyük hizmetler dolayısıyla kendisie “Dilaçar” soyadı uygun görülmüştür.

Dil alanındaki değişim sadece alfabeyle sınırlı değildir. Yeni alfabeyi benimsememizden sonra da  bu alanda   bir istikrar yakalayamadığımız anlaşılmaktadır. Türk Dil Kurumunun Türkçe kelime üretme çalışmalarına bakıldığında  Fransızca kelimelerin bir çoğunun hiç değiştirilmeden alındığı görülmektedir. Ancak örnek aldığımız Batıda durum böyle değildir. Dil konusunda alfabelerini ithal ettiğimiz batı oldukça muhafazakardır ve ne hikmetse  böyle bir derdi hiç olmamıştır.  Günümüzde  lisede okuyan bir Alman genci 18. yy ın başlarında yaşamış ve yazmış Goethe‘ye, bir Fransız genci yine 18. yy da yaşamış Jean J. Rousseau’ya ait bir kitabı alıp sadeleştirmeye bile gerek kalmadan okuyabilir, anlayabilirken modern Türkçenin parlayan yıldızı  Ömer Seyfettin'in çocuklara Türkçe öğretmek için yazdığı kitaplar,  yazılışlarından 15-20 yıl sonra sadeleştirme  yoluna gidilmiştir. Özellikle son zamanlarda İstiklal Şairi’nin yazdığı “Çanakkale Şehitlerine” şiiri bir çok törende okunmakta ancak lise öğrencilerimiz yarısını ancak anlayabilmektedir.  1960’lı yıllardan önce yazılmış hemen hemen her eser ortaöğretim seviyesine indirilmek için sadeleştirilmeye gidilmiş, ama liseli gençliğin bu kitapların orijinalini anlama seviyesine yükseltilmesi düşünül(e)memiştir. Hatta sadeleştirme zorunluluğu bazen Türkçeden Türkçeye tercüme  gibi bir garabete  dönüşmüştür.  Bugün bin kelimelik yarısı Türkçe olmayan  bir dilbilgisi  ile    yazmaya çalışan günümüz insanları arasından bin yıllık Türkçeyi kullanan Yahya Kemal ya da on sekiz bin kelime ile yazan Fuzuli gibi derinliği asırları kaplayan şair ve yazarların çıkması  zor görünmektedir.

Bir diğer köklü değişim de kültürün en önemli taşıyıcılarından birisi de müzik ve folklordur. Batıya benzeme ve Türk kültürünü Batılı değerlerle değiştirmek için çaba sarfedilmiş, klasik Türk müziğinin ve folklorunun yerine, senfoni, flarmoni orkestrası, bale vb. batılı değerler özenle yerleştirilmiştir. TRT nin tek kanal olduğu ve kısa sürelerle yayın yaptığı dönemlerde pazar günü öğle vaktinde Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası konserinin bir saat ısrarla yayımlanması bu konudaki özel örneklerden birisidir. Kurulan ilk fabrikalarda klasik batı müziğinin zorunlu olarak çalınması da bu çabalara ilave olarak zikredilmelidir.

1950 lerden sonra Batı kaynaklı kültür emperyalizmi zaman zaman eleştirilse de, günümüze kadar Batı’ya göre hizada kalmamız konusundaki temel ve resmi yaklaşımda  kayda değer bir değişim ol(a)mamıştır. Son zamanlardaki Batılı tavrın ve değerlerin ciddi anlamda sorgulanmasına, artık perde arkasından çıkıp niyetlerini aleni haykırmaları, aleyhimizde olduğunu düşündükleri her konuda ittifak etmeleri de etkili olmuştur. Batılı devletlerin bu temel eleştirel yaklaşıma rağmen bu durum bir anda Batılı değerlerden kopmamızı sağla(ya)mayacaktır. Bu  değerlere ulaşmak için yürüdüğümüz mesafeyi, kendi köklerimize ulaşmak için de kat etmek zorundayız. 

Toplum olarak Batlı hayat tarzını ve değerlerini son 15-20 yıldır daha belirgin hissediyor ve yaşıyoruz. Batının ürettiği teknolojiyi kullanmanın, belli oranda yaşam tarzlarıyla da  tanışmayı ve en azından teknolojinin dilini kullanmayı  berberinde getirdiği kabul edilmelidir.   Haberleşme  araçlarının çeşitlenmesi, sosyal medya ve iletişim paydaşlarının çoğalması ve büyük bir kısmının  da kişisel iletişim çerçevesinde yapılması, başta ebeveynler olmak üzere, toplumsal  kontrolü zorlaştırmakta ve batının öngördüğü hayat tarzını temsil eden figür ve figüranlar, bizim kendi değerlerimizle donatamadığımız çocuklarımıza rol model olmaktadır. Tarih bir milletin özgeçmişi, insanlığın da ortak hafızasıdır. Özgeçmişini bilmeyen  ya da bilgisi kronolojik sıralamadan ileri gitmeyen, tarih bilinci oluşturulamamış, bize dost olmayanı rol model alan çocuklarımıza Çanakkale Savaşında şehit olan lise son sınıf öğrencilerini örnek göstermenin de  istenildiği gibi bir sonuç vermesi beklenmemelidir. Milli bayramlarımızla ilgili çocuklarımızın algısı hızla ne kadar tatil yapacakların dönüşmektedir.  Öncelikle çocuklarımızın hayallerini yeniden oluşturmamız, milli kodlarla  düş mühendisliği yazılımı hazırlamamız gerekmektedir. Bu nedenle değerler eğitiminin sistemli olarak okullardaki öğrenci başarısının değerlendirilmesinde yer alması önemli bir adım olacaktır. Sahip olduğumuz köklü tarihi avantaja çevirmenin ve bu kültürel çözülmeyi tersine çevirmenin yolu sadece okullarda değil, eğitimle ilgili her bireyin öncelikli görevinin olması gerektiği açıktır.

                                                                                                                                                 Vural ÇAKIR

                                                                                                                                    vuralcakir52@gmail.com

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.