En Yaman Çelişkimiz

Yaşadığımız asrı batı aklının şekillendirdiği bir gerçek. Plan yapan, dizayn etmeye çalışan, sömüren, gerekirse yok eden ve mankurtlaştıran sahte bir medeniyet: Batı!.

Diğer yanda planın parçası olan, plana hizmet etmeyi başarı zanneden, çizilen rollere harfiyen uydukça ödüllendirilen, aykırı davranınca ötekileştirilen, horlanan, aşağılanan kesimler…

Ortada bir gerçek var. Ve bu gerçek ancak tam ve doğru idrak edilirse, asıl mücadele o zaman başlar. Batı aklının iyilik, hakikat, adalet vb. değerleri sömürdüğü ve değerleri anlam kaybına uğratarak DNA’sıyla oynadığı gerçeğini idrak edenler, hayatları pahasına bununla mücadele ettiler/etmektedirler.

Yola başlarken ne, nasıl, niçin sorularının sorulması elzemdir. Dava ve iddiamız nedir? Niçin mücadele edeceğiz? Mücadelemizi nasıl ve kime karşı yürüteceğiz?

***

Öncelikle kendi davasını anlamlandıramayanların iddiası ve söylemleri çürüktür! Fosilleşmiş iddiaların sahipleri, ancak sahte kahramanlar olurlar. Hâlbuki biz tarihi derinliğimizle, medeniyet tasavvurumuzla, hak ve adalet inancımızla özgün bir mirasın ve değerlerin çocuklarıyız. Bu bilinç ve şuur bize konumumuzun neresi olduğunu göstermelidir. Tam da bunun için biz ne pahasına olursa olsun haklının ve mazlumun yanında durmalıyız.

Duruşumuz iddiamızın vücut bulmuş halidir diyebiliriz. Bu bakımdan duruş önemlidir. Hayata, maddeye ve manaya karşı duruş!..

***

Asrımızda inananların en yaman çelişkisi, Batı kavramlarıyla kendi değerlerini yargılama ve anlamlandırma sevdasıdır. Bu çelişkili bir durumdur aslında. Düşünsenize, her şeyi maddeden ibaret gören bir zihniyetin seküler kavramları ruh dünyamızı nasıl anlayabilir, nasıl anlatabilir? Batı kafasıyla ve materyalist bir zihinle ne Kuran, ne Sünnet ne de köklü medeniyetimiz anlaşılamaz. 

Kutsal değerlerin anlam derinliğini en iyi anlatan yine kendi özgün ve otantik kavramlarımızdır. İnanan nesiller önce bunun farkında olarak iddia ve söylemlerini belirlemek zorundadırlar. Hayata, ölüme, madde ve manaya dair öz değer ve kavramlarımızı öğrenmek ve o kavramlar üzerinden okumalar yapmak gereklidir.

***

Öyleyse, mücadelemiz nasıl olmalı?

Hakk’ı hakça anlatmalı… Haksız bir eylemle ve söylemle Hakikat savunulamaz. Başkalarının haksız, hukuksuz, zalimâne tavır ve davranışları bizim mücadele tarzımız olamaz. Küfrederek, hakaret ederek, yalan söyleyerek inanç değerleri savunulamaz!

Asıl mücadele eğitim, kültür, medeniyet, fen, sanat, estetik… Her konuda nesillerimizi şuurlu kılmakla mümkündür. Kendi öz değerlerinden koparılmış bir nesil, iddiadan yoksun olur. Davanın bilincine erilmeden, medeniyet tasavvuruna sahip olunmadan ve fikir çilesi çekilmeden sarf edilen cümleler sığ, yüzeysel ve sathi kalacaktır. Kökü çürük olan bir ağacın, dallarının yeşilliğine bakarak sağlıklı olduğunu savunmak gibi bir şeydir bu!

Anlıktır, rüyadır, seraptır…

Mevlana’nın pergel metaforu, olması gerekeni çok güzel bir şekilde izah eder. Bir ayağı kendi öz değerlerinde, inancında ve kültüründe sabit, diğer ayağıyla tüm dünyayı, medeniyetleri, inançları, düşünceleri vs. dolaşan, gezen, öğrenen, anlayan ve kuşatan… Olması gereken tam da budur!.

Sabit olan ayağı hareket ettirdiğinizde kendi olmaktan çıkan, başkası da olamayan bir sahte süreci yaşarsınız. Ya da hareketli ayağı sabitle bir tutarsanız iddianızı anlatamazsınız, öğretemezsiniz, “iyi”liği yayamazsınız. İfrat ve tefrit kutsal davaya hizmet etmediği gibi, zarar verir!

Hasılı, neyi savunduğunuz kadar nasıl savunduğunuz da önemlidir.

***      

Günün Sözü: Kendini bilmeyenler, başkalarına yön veremezler.

Önceki ve Sonraki Yazılar