İdlib Hatıraları

İdlib Hatıraları

Geçenlerde Türkiye Diyanet Vakfının faaliyetlerini yerinde görmek ve temaslarda bulunmak için bir heyetle Suriye’nin İdlib kentine bir ziyaret gerçekleştirdik. İdlib kentinin Türkiye’ye yakın ilçelerini ve köylerini gezip görme fırsatımız oldu.

İdlib ve çevresi, bölgenin en büyük örgütlerinden biri olan HTŞ’nin (Heyetü Tahrirü’ş- Şam) kontrolü altında. Bölgeye yalnızca yardım kuruluşları girebiliyor. Biz de Diyanet Vakfı görevlileri olarak içeri girdik. Her girdiğimiz yerleşim yeri giriş çıkışında silahlı birkaç örgüt mensubunun olduğu kontrol noktalarından geçtik. Doğrusu giriş çıkışlarda bir engelle karşılaşmadık.

***

Ziyaretimizde gözlemlediğimiz çok şeyler oldu. Ancak fazla ayrıntıya girmeden birkaçından bahsetmek istiyorum.

Suriye son on yıldır sanki bir devletin değil de, acı ve gözyaşının adı olmuş. Milyonlarca insanın temel ihtiyaçlarını karşılayamadığı, milyonlarca insanın ise evini barkını terk ederek, derme çatma çadırlarda yaşamaya mahkûm edildiği, yakılmışlığın ve yıkılmışlığın adresi.

İdlib bölgesinde ise asıl zorluğu savaşın ölüm kusan ortamından kaçanların çektiği söylenebilir. İdlib’in yerli halkı bu toplumsal trajediden etkilense de evinde barkında ve bahçesiyle tarlasıyla meşgul. Ancak savaşın olduğu yerlerden, güneyden gelenlerin hali içler acısı. Yersiz yurtsuz bir başlarına kalakalmışlar. Çadırlarını genellikle tepelerin üzerine taşlık ve kayalıkların üstüne kurduklarını gördük. Çünkü başkasının tarlasına bahçesine gelişigüzel konmalarına izin verilmiyor.  

Bölgede yollar köstebek yuvası gibi, perişan halde. Altyapı diye bir çalışma zaten yok. Hiç kimse canından, malından, namusundan emniyette değil. Değil, çünkü başta bir devlet mekanizması işlemiyor. O ortamı görünce başta bir devletin olmaması halinde hayatın nasıl zindan olabileceğini rahatlıkla görmek mümkün. “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe!.” boşuna denilmemiş. Herkes kendi derdine düşmüş, herkes kendi acısıyla baş başa.

***

İnsanların halleri yürekleri dağlıyor…

Yıllardır bir lokma et yemeyen insanların olduğunu öğreniyoruz. Elektriksiz, susuz, insani yaşam standartlarından uzak hayatlar. Tabi ona da hayat denirse!.

Düşünsenize, evimizde birkaç saat elektrik ya da su kesintisinde nasıl elimiz ayağımız bağlanıyor. Ya oradaki insanların halleri?!.

Gördüğümüz kadarıyla hiçbir kimsede maske yoktu. Salgının kaç can aldığını kimse bilmiyor. Doğrusu oradakilerin salgın gibi bir gündemi de yok. Maske onlar için bir lüks gibi!. Öyle ya, yarın çoluk çocuğun karnı nasıl doyacak, başımıza ne zaman bomba düşecek, onuruma ve namusuma bir saldırı olur mu, bizim de bir sıcak yuvamız olacak mı kaygı ve korkularından başka bir düşünecek şeyleri var mı ki?!. 

Dört yetimhaneye ziyaret gerçekleştirdik. Çocukların hali anlatılacak gibi değil. Anne ve baba sevgisinden mahrum, bir umutla gözümüzün içine bakıyorlar. Bir iki çocuğu kucaklayıp havaya attık. Aman Allah’ım! Hemen etrafımızı sarıp heyecanla ellerimize, ayaklarımıza sarıldılar.

İnsan düşünmeden edemiyor, haykırası geliyor zalim kapitalist düzenin taşeronlarına!. Kahrolsun sizin savaşınız, petrolünüz, hakimiyetiniz, medeniyetiniz, kahrolsun!. Sizin demokrasi, özgürlük mücadeleniz olmasa (!) bu masum çocukların ellerinden anne ve babaları tutacak ve havaya atacaktı. Sizin çocuklarınız rahat içerisinde lüks ve sefahat içerisinde yaşasın diye bu mazlum çocukların hayatları, ümitleri, duyguları kirleniyor. Veyl olsun size!.   

***

En kahredici şey de ne biliyor musunuz?.

On binlerce çocuğun, kadın ve yaşlının geleceğe dair hiçbir umutlarının olmayışı. Umutlarını canlı tutacak hiçbir gelişme yok çünkü!.

Suriye’deki insanlar savaşla birlikte bir anda varlıktan yokluğa düşmüşler. Savaş öncesinde evi olmayan hiçbir Suriyeli yokken, savaşla birlikte yüzbinlerce insan yersiz yurtsuz kalmış. Sefalet içerisinde kimsesizliğin incitici buhranını yaşıyorlar. Varlıktan sonra yokluğa düçar olmak!. Ne acı bir hal değil mi?.

***

Bu insanlar kendi ülkelerinde adeta köleleştirilmiş. Kendi memleketlerinde ölüme, hastalığa, yokluğa terkedilmişler. Başkalarına el açar hale getirilmişler.    

Yeraltı zenginliklerine ve jeopolitik konumlarına gözlerini dikmiş olan emperyalist güçlerin demokrasi vaatlerinin ne olduğunu bizzat yaşamışlar. Doğrusu, Türkiye, Pakistan, Malezya gibi birkaç Müslüman ülkenin haricinde kimsenin de umurunda değiller.

Hele hele ülkemizde bile “Suriyeli” dendiğinde -ne gerekçeyle olursa olsun- hemen olumsuz yargı bildiren, ötekileştiren, politik söylemlere kurban edenleri gördükçe ve dinledikçe ne kadar hassas bir ipe tutundukları anlaşılıyor.

Fakat görülmeyeni gören, bilinmeyeni bilen vardır!.

Kim bilir belki, en zayıf görülen bağ, en güçlü kapıya çıkar!.

***

Günün Sözü: “Batı için, demokrasi ve özgürlük götürmenin asıl anlamı; ben seni sömürmek istiyorum, demektir.”

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar