KİŞİSEL VERİLEN GİZLİLİĞİ-MAHREMİYET

 

Eskiler “ibadet de gizli kabahat de” derlerdi. Şimdilerde durum pek de öyle değil.  İşimiz gereği, ya da  yaşadığımız zamana ve topluma ayak uydurmak adına teknolojinin sunduğu imkânlardan yararlanırken, bazen ibadetin de kabahatin de bir nebze görünür olmasında bir beis görmüyoruz. Hatta zaman zaman  küçük bir çaba da gösteriyoruz bunun için.  Sahip olduklarımızın ve yaptıklarımızın görünür olması; başkalarının,  yapabileceklerimiz hakkında fikir sahibi olması biraz da nefsimize hoş geliyor.

Mesela ibadetlerimiz…

İbadet, Allah ile kulu arasındaki ilişkiyi düzenlediğine göre,  dinin şüpheye yer bırakmayan emri gereği sadece Allah için yapılmalı, yapılıyor olmalı.  Bir zaruret yoksa farklı kanallarla sosyal medyada ilanına gerek olmadığı da herkes tarafından bilinmeli.

Ancak, hac başvuru makbuzunun, ihramlı fotoğrafların, namazdan kurbana, oruçtan zekâta kadar yapılan ibadetlerin başkaları tarafından da görünmesine özen göstererek,  işine yarayacağını düşündüğü kişilerin ilgi ve bilgi alanına girme çabaları son zamanlarda karşılaştığımız bir durum.

Bu ve benzeri paylaşımlar, hac kurası çıkan, Kurban Bayramı coşkusunu  yaşayan ya da tarihi bir camide bulunan insanın sevincini dostlarıyla paylaşmasından  öteye anlamlar taşıyor.

Diğer taraftan, sağ elin verdiğini sol elin duymaması, yardım edilirken ihtiyaç sahibinin incitilmemesi,  ifşa edilmemesi gibi temel ilkeleri olan toplumsal yardımlaşma ve dayanışma organizasyonlarının durumu da çok farklı değil. 

Bunun hassasiyetinin bilinmesine rağmen yardım dağıtırken,   hatta başkalarının yardımlarını ihtiyaç sahiplerine ulaştırırken yapılan öz çekimlerin   “bakın bakın, biz kimlere yardım ediyoruz …” dercesine her platformda paylaşılması…

Ve rencide edilen, küstürülen, utandırılan gönüller…

Böylece yapılan işi, sadece kişinin kendi sol eli duymuyor, cümle âlemin gözüne sokuluyor. Samimiyet, ihlas, mahremiyet, merhamet görünür olma çabasının dayanılmaz cazibesiyle büyük yara alıyor.

Bir anekdot olarak anlatılır: Tarihi bir camiyi ziyaret edenler bir kenarda huşu içinde namaz kılan bir zatı görünce kendi aralarında “maşallah, belli ki çok ihlaslı. Nasılda kendini namaza vermiş” diye konuşurlar.   Bu konuşma namaz kılan tarafından da duyulur ve selam verir vermez “aynı zamanda oruçluyum” der.

Bazen yapılan ibadetlerin ve iyiliklerin içi boşaltılıyor ve durum bu noktalara doğru gidiyor.  

 

Bir de kabahat tarafı var işin.

Başkalarına karşı gösterilen zorbalıklar, tehditler, kabalıklar, kabadayılıklar… İnsanları, kusurlarını teşhir etmekle tehdit etmeyi marifet bilenler.

Sayıları küçümsenmeyecek oranda.

Böyleleri, toplumsal statü sahibi ve saygınlığı olduğu düşünülen insanlarla çekilmiş fotoğraflarını her fırsatta paylaşma ihtiyacı içinde olurlar.

Basit bir trafik ya da asayiş kontrolünde bile “sen benim kim olduğumu biliyor musun” diyerek tanıdığı yetki sahibinin kendisini haklı-haksız bütün durumlarda koruyacağını, kollayacağını karşısındakilere yüksek perdeden söylerler.

Bir bakıma tanıdıkları yetkilileri de zan altında bırakırlar.

Kendilerine karşı yapılan yasal işlem nedeniyle yüksek mevkideki tanıdıklarının işlemi yapana haddini bildireceğini ifade ederler.

Aslında söylemek istedikleri şudur:“Beni adam saymasanız da tanıdığım falanca kişi nedeniyle adam sayılırım. Ben sadece ben değilim…” 

Bütün bunlarla kendilerine ayrıcalık kazandırmak isterler. “Korkulur bu adamlardan, bulaşma buna, ne hali varsa görsün…” kabilinden karşılanmak hoşlarına gider.

Elde, karşı tarafın korkusuyla beslenen bir otorite ve saygınlık(!) vardır artık.

Bu tavrı sergileyenler yaptıklarının ve kötülük potansiyellerinin özellikle bilinmesini isterler.  Bunu yaparlarken de kendilerine ve ailelerine ait “özel” ve “mahrem” olanı teşhir etmekte bir beis görmezler. Çünkü özel ya da mahremiyet adına bir değere sahip değillerdir. Ya da kabadayılıkla elde edecekleri menfaat ve statü(!),  feda ettikleri mahremiyetten ve statüden daha değerlidir onlar için.

Yıllarca  evlilik çatısı altında birlikte olmuş insanların,  ayrılık aşamasında, yaşanan ve kendisinin de bir parçası olduğu bütün mahremi teşhir edip karşısındakini rezil etmekten, intikam almaktan haz duyma noktasına gelmesi de, kimin ve neyin uğruna hangi değerlerin yok sayıldığını göstermesi bakımından oldukça düşündürücü.

Kişiye özel olması gereken sırların, kabahatlerin ibadetlerin başkaları üzerinde yaratacağı olumlu-olumsuz etkiden yaralanmak için paylaşılması mahremiyet kavramını değersizleştiriyor, anlamsızlaştırıyor.

Önceleri evin perdesinin arasında kalan boşluktan rahatsız olan insanlar, şimdilerde bir kamera aracılığı ile evlerinin her tarafını bilerek/bilmeyerek herkese açıyorlar.  İnsanın her halinin herkesin bilgisine sunulması rahatsız edici olmalı.

Bu gereksiz paylaşımlar nedeniyle ortaya çıkan ve cinayete kadar varan sorunlar  son zamanlarda herkesin yakından şahit olduğu bir durum.

Devlet bu soruna resmi bir çözüm bulabilmek için “Kişisel Verilerin Korunması” ile ilgili düzenlemeler yaparak birçok özel bilginin kişinin rızası dışında paylaşılmasına izin vermiyor. Bu düzenlemeye aykırı hareket edenler hakkında da cezalar öngörüyor.

Ancak özel hayatın teşhir edilmesinde böyle bir koruma yok. İyi günlerde yaşanan bütün hatıralar, bir sorun yaşandığında tehdit malzemesi haline geliyor. Mahremiyet, edep, hayâ hak getire…

Bununla birlikte başkalarının “özel”ini bilme konusunda da süregelen anlamsız bir çaba da var.   Sevdiklerinden ziyade,  rakip olarak belirlediklerinin  “özel”ini bilmek daha fazla heyecanlandırıyor insanı.  Eskisen “mektupta ne yazıyor acaba” diye meraktan çatlayanların işi şimdilerde daha kolay. Sosyal medya her türlü merakı giderebilme gücüne sahip.

Kontrol bizden çıkıyor ve hep övündüğümüz aile medeniyetimiz çöküyor.

Kol kırılıp yen içinde kalmıyor artık, azcık incindiğinde ortalığı ayağa kaldıracak feryat,  figan başlıyor.

Bu paylaşımlar dini, toplumsal değerler anlamında günah, ayıp, ahlâksızlık, gıybet, iftira, tecessüs; kanunlar karşısında da suç, kabahat olarak karşılık bulabiliyor.

Ancak bütün bu teşhircilik ve aymazlıklar sosyal medyanın fütursuzluğunun büyük sığınağı ve değerlerin dalgakıranı gibi algılanan “kişisel alan” ve “özgürlük” perdesiyle örtülebiliyor.  

Kişisel özgürlüğün,  bir başka insanın özgürlük alanına kadar olduğunu bilmemize rağmen bu böyle…  

Çözüm, kabahati asla teşvik ve teşhir etmeden, neyi kimin için yaptığımızın farkında olarak, hayatımızı millî değerlerin hassas kalibresine uydurmak.

 “İbadet de gizli kabahat de”  

                                                                                                                                             Vural ÇAKIR

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.