Felsefe-Din İlişkisi Üzerine

Son zamanlarda özellikle sosyal medyada bazı hocalarımızın felsefe-din ilişkisine bakışlarını ve tartışmalarını takip ediyorum, hayretler içerisinde kalıyorum. O nedenle dünya felsefe haftasının bu gününde bu mesele üzerine bir yazı kaleme almak istedim. Bu vesileyle benim doktora çalışmam olan Josiah Royce'u ve onun en önemli eseri olan "Felsefenin Dinî Yönü" adlı kitabi bu alana ilgi duyanlarca okunmasını, ayrıca Youtube kanalımda felsefe-din ilişkisi üzerine yüklediğim videoyu izlemenizi tavsiye ediyorum.

Öncelikle felsefe dediğimizde kabaca, insanın varlıkla salt akıl yoluyla kurduğu bir ilişki aklımıza gelir. Tabi, bu ilişki içerisine insanın; kendisi, evren, Tanrı, yaşam, toplum, değer vb. tüm varlık alanları somut-soyut unsurlar girer. Felsefe varlıkla ilişkisini kurarken yöntem olarak sorgulayıcı, irdeleyici, eleştirel, analiz-sentez vb. metodu benimser. Felsefenin ortaya çıkışında mitolojiden uzaklaşma, akıl vasıtasıyla evreni ve var olanları anlama çabası ön planda olmuştur. Kısacası felsefeyi akıl yoluyla hakikat arayışı ya da varlığı anlama olarak açıklayabiliriz. Felsefeyi bu şekilde tanımladıktan sonra dini de genel olarak şu şekilde tanımlayabiliriz: Din; içerisinde en önemli üç saç ayağı olan iman, ibadet ve ahlaktan oluşur. O, inananlarına bir yaşama tarzı sunar, onları belli bir fikir birliği etrafında toplar. Belki de en önemli yönlerinden biri onda duygu yönünün baskın olmasıdır.

Felsefe ve dini kısaca bu şekilde tanımladıktan sonra esas meselemiz olan felsefe-din ilişkisine yönelik bazı felsefe hocalarının yaklaşımını değerlendirmek istiyorum. Onların iddiasına göre felsefe, dinin düşmanıdır, ikisi asla bir araya gelemez, dindar bir kimse dindar kalarak felsefe yapamaz, dinde rasyonel (makullük) olarak kabul edilecek hiçbir şey yoktur,
bilgi ve hikmeti elde etmek istiyorsak dinden olabildiğince uzaklaşmamız gerekir gibi akla ziyan yorumlar yaparak dini de felsefeyi de bilemediklerini ortaya koyuyorlar. Onlar ayrıca İslam filozoflarından Farabi, İbn Sina, İbn Rüşd ve Kindi’nin dönemlerinde tekfir edilmesinden hareketle Müslüman sayılamayabileceğini bile ifade edebiliyorlar. Bu yorumların hiç birine katılmıyorum ve onlara şu şekilde cevap vermek istiyorum:

İnsanın akıllı bir varlık olması onu diğer canlılardan ayırt eden en önemli özelliğidir. Akıl ve akıllı olmanın en bariz özelliği de düşünmektir. Düşünmek deyince; doğru, tutarlı, sistemli ve çözüm üreten bir tarzda düşünmek aklımıza gelmelidir. Kısacası buna felsefe yapmak da diyebiliriz. İnsan, sadece düşünen ve akleden bir varlık değildir. Aynı zamanda o, fıtri özelliğinden dolayı inanan bir varlıktır da. Dinin fert ve cemiyet hayatı üzerinde çok güçlü bir tesire sahip olmasının nedeni, onun insanı doğumundan ölümüne, hatta daha ötesine kadar kuşatıp bütün problemlerine çözüm teklif etmesindendir. Din, felsefenin en temel problemlerinden olan Allah, âlem, insan, ruh, ölüm ve ötesi, mutluluk vb. gibi problemlere doğrudan özlü ve açık bir cevap vermektedir. Şüphesiz ki bu problemler, insanın düşünerek çözüm bulmaya çalıştığı problemlerdir. Fakat insan bu problemlere çözüm ararken farklı yaklaşımlar sergilemekte ve bu nedenle ortaya koyduğu çözümler çeşitlilik arz etmektedir.

Din ile felsefenin birçok sorularının ortak, konularının aynı oluşu, aynı meselelerle uğraşmaları, kavramları kullanmada ve üretmede aynı yolu takip etmeleri, her ikisinin de insana mutluluğu sağlama yollarını aramaları, gerçek bilgileri açığa çıkarmayı Tanrı, âlem ve insan gibi birtakım temel problemleri kendilerine araştırma alanı olarak seçmeleri, ikisi arasında bir münasebetin olduğunu göstermektedir. Çünkü onların konuları, gayeleri, kullandıkları birçok kavram ve varlığa çözüm getirme tavırları, insan için beşerî tecrübe oluşları nedeniyle ikisi arasında kopmaz bir ilişkinin olduğuna delalet eder. Bunun yanında bu iki alanın amaç birliğinden de söz etmek mümkündür. Özellikle her dinde gördüğümüz insanın özü, evrenin yapısı, insanın evren içindeki yeri, onu gelecekte bekleyen kadere vb. hususlara inanmasıyla ilgili bazı ortak noktalar bulunmaktadır. Metafizik alana ait bu soruların anlamlı ve bir birlik- bütünlük içinde cevaplandırılması gerektiği kuşkusuzdur. Bu noktada mesela, İslam filozoflarının çoğuna göre felsefe ile din arasında bir çatışma değil, bilakis uzlaşma söz konusudur. Bunu en güzel bir şekilde dile getirenlerden biri de Endülüs’lü filozof İbni Rüşd’dür. Ona göre hikmet, şeriatın arkadaşı hatta sütkardeşidir. Zira ikisi de aynı kaynaktan feyz almakta ve tabiatları itibariyle kardeş, cevherleri ve özellikleri itibariyle dosttur. Dolayısıyla her ikisinin aynı gerçekliğe farklı yöntemlerle yaklaştığı şeklindeki uzlaştırıcı tavır İslam felsefe geleneğinde de dile getirilmiştir.
Diğer taraftan din ile felsefenin ortak yanlarının yanında, farklı yanları da vardır. Din, felsefeden farklı olarak bir hayat tarzını ve ölüm sonrası için bir hazırlığın yapılmasını inananlarına öğütler. Kısacası insanlara bir yaratıcıya inanmalarını söyler. Bu anlamda felsefenin kullandığı metottan ayrılmış olur. İman, nihai noktada bilme ve düşünmeyi de aşan bir kavramdır. Mesela, “Bu âlemi yaratan ve ona düzen veren Tanrı bir değil de iki veya daha fazla olmuş olsaydı ne olurdu? Gerçekten Allah var mıdır? Eğer varsa bu varlığın mevcudiyetini gösteren ne gibi ipuçları, belirtiler ve alametler vardır? Allah’ın varlığını akılla temellendirmek mümkün müdür?” Kabilinden sorulara din, Allah’ın var ve bir olmasının imani ve mantıki bir zorunluluk olduğu şeklinde cevap verir.

Diğer taraftan batı felsefesinde özellikle Amerikan idealist felsefe geleneğinin öncü isimlerinden biri olan Royce da felsefe-din arasındaki ilişkiyi farklı bir şekilde ele alır. Ona göre özellikle Kant’ın temel soruları olan 'Neyi bilebilirim? Ne yapmalıyım? ve Neyi ümit edebilirim?" gibi soruların felsefî öneme haiz olduğu kadar dinî öneme de haiz bir meseledir. Çünkü bu sorularla hem felsefe hem de din, insanoğlunun en yüce düşüncesiyle en yüksek gereksinimlerinin ne şekilde birbirleriyle bağlantılı olduğunu ve ideallerimize neyin en iyi cevap olabileceğini araştırmaktadır. Royce’a göre hiç kimse bu tip soruları sormaktan kesinlikle korkmamalıdır. Düşünen herkes bu tip soruların cevaplarını araştırmalı ve araştırma sonunda ulaşılan karara saygı duymalıdır.

Tüm bu düşünceler ekseninde felsefe ile dinin insanoğlunun anlam arayışına varoluşsal bir çözüm getirme peşinde olduğunu, birbirinin düşmanı olmadığını bu bağlamda felsefenin din, dinin de felsefe olmadığını ancak bu ikisinin insanın gerek kendi varlığı ve gerekse evrenin varlığı hakkında duyduğu alakanın genişleyip derinleşmesini sağlayan bir varlık şuuru olduğunu söyleyebiliriz. Eğer hocaların dediği gibi felsefe dinin düşmanı olsaydı ya da dindar kimseler felsefe yapamasaydı ne İslam dünyasına ne de Hristiyan dünyaya felsefenin girişi asla gerçekleşmezdi. Zira felsefenin İslam dünyasına girişini devrin yöneticileri teşvik etmiş, çeviri yapanlara ağırlığınca altın verilmiş ve bir bilgi-hikmet yarışı olmuştur. Ayrıca onların söylediği anlamda dinde hiçbir şekilde rasyonellik yoktur iddiası da kabul edilemez. Bu onların dine ön yargılı bakmalarının bir sonucudur. Öyle ki biz dinde rasyonellik derken akıl gücümüzün imkanlarını kullanmak suretiyle dinin ana iddialarının temellendirilmesi çabasında gidebileceğimiz yere kadar gitmeyi anlıyoruz. Yoksa tamamen akıl yoluyla dinin tüm iddialarının ispatlanabilir olduğunu söylemek gibi bir derdimiz yok. Zira söz konusu olan vahiydir ve vahiyde de aklı aşan unsurlar bulunmaktadır. Özellikle semavi dinlere mit, efsane, hikâye vb. türünden bakmak meseleye dar anlamda bakıldığının göstergesidir. Eski Yunan’daki Tanrı anlayışı ile ilahi dinlerdeki Tanrı anlayışı aynı değildir.

Sanırım bazıları felsefeye ideolojik bakarak özellikle pozitivizmin etkisiyle onu kendi ideolojik bakış açısının aracı olarak görüyor. Hatta neredeyse felsefe demek ateizm demeye getirenler bile oluyor. Bu, felsefeye yapılacak en büyük haksızlık bence. Belli bir dine inanarak felsefe yapan insanların aslında inanmak istemeyip konjenktürden dolayı inandığını söylemek de “abes ve iştigal” doğrusu. Burada yapılması gereken meseleye objektif bakabilmektir. Benim açımdan felsefe=din değildir. Ama felsefe bir ideoloji de değildir. İnanmayabilirsiniz, ancak inanan insanların çoğunun körü körüne, düşünmeden, sorgulamadan inandığını düşünmek garip doğrusu. Son olarak, eğer bir meseleye objektif, rasyonel, eleştirel bakacaksak orada her türlü ön yargı ve indirgemeci, genelleyici yaklaşımlardan uzak durmamız gerekir. Aksi taktirde söylediğimiz çoğu şeyler ideolojik bakış açısından öteye geçemez.

Bu vesileyle dünya felsefe gününde hepimizin aklını kiraya vermeyen, ön yargılardan uzak, başkalarını ötekileştirmeyen, inançları toplumun bir değeri olarak gören, mutlu olmak için birbirimizi daha fazla kucaklamamız gerektiğinin şuurunda olan, birbirimize daha fazla kenetlenerek çıkış yolu bulacağımızı ve felsefi düşüncenin de buna katkı sağlayacağını ümit ediyorum.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Doç. Dr. Mehmet DEMİRTAŞ - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Memur Postası Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Memur Postası hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Memur Postası editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Memur Postası değil haberi geçen ajanstır.

01

Rzy Yldz - Felsefecilerin olaylara hangi perspektiften baktığını bilmek kendilerine yeni bir bakış açısı geliştirdiklerini anlamak gerekir. Farklı bakış açılarını ötekileştirmek eleştirmek yerine birbirimizi anlayarak yola devam etmeli yeni ve özgün bir metot olusturmaliyiz.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 17 Kasım 22:50