1. YAZARLAR

  2. Doç. Dr. Mehmet DEMİRTAŞ

  3. Nasıl Bir Din Anlayışı Bizi Daha Sağlıklı Bir Toplum Yapar?

Nasıl Bir Din Anlayışı Bizi Daha Sağlıklı Bir Toplum Yapar?

A+A-

Geçenlerde Tevrat ve İncil'e tekrar bir bakayım dedim, akıl ve düşünme ile ilgili ne kadar ayet vardır, diye. Okuduğum pasajların çoğu tarihsel anlatılar ve mucizelerle dolu. Hâlbuki Kur'an-ı Kerim'de yaklaşık 700 civarında ayet, neredeyse Kur'an'ın %15'i düşünme, akletme ve tefekkürle alakalı. İslam dini kadar herhalde akla bu kadar önem veren başka bir din yoktur, desek yeridir. Zira Mülk Suresinde kâfirlerle ilgili olarak: “Eğer kulak vermiş veya akletmiş olsaydık, çılgın alevli cehennemlikler içinde olmazdık.” buyrulur. Bu ayette de anlaşıldığı üzere Allah, aklın önemine hem bu dünyada hem de öbür dünyada vurgu yapıyor. Buradan hareketle İslam dinini diğer dinlerden ayırt eden en önemli özellik onun diğer dinlere nazaran akla ve sorgulamaya daha fazla önem vermesidir.


Öyle ki Allah, aklımızı vahyi anlayabilecek şekilde yaratmıştır. Onun gönderdiği mesajı aklımız anlayamayacak durumda olsaydı o zaman sorumluluğumuz da söz konusu olmazdı. Demek ki İslam’da akıl-vahiy çatışması değil, bilakis uzlaşma söz konusudur. Çünkü aklın da vahyin de sahibi Allah'tır. Ayrıca şunu da ifade etmek mümkündür: Mesela, bazıları günümüzde Kur’an- Kerim’in herkes tarafından kolayca anlaşılamayacağı ve onun çok zor bir kitap olduğunu, o nedenle belli kişilerin sözleri ve yorumları olmadan Kur’an’ı anlayamayacağımızdan bahsediyorlar. Şimdi bu düşünce eğer doğruysa onlara şu soruyu sormak gerekmez mi? Eğer Kur’an anlaşılması çok zor bir kitap ise neden okuma yazma bilmeyen, eğitimi olmayan toplumun en alt tabakasından 40 yaşındaki bir kişiye vahyedildi? Biz biliyoruz ki Hz. Peygamber, ahlaken üstün vasıflı bir kimsedir. Ama o ne şair, ne filozof, ne de âlimdir. Bana göre Allah burada insanlara şöyle bir mesaj veriyor: Ben, aranızdan eğitimi çok düşük, ama ahlaki ve insani vasıfları üstün olan birisini size elçi olarak göndererek mesajımı toplumun tüm kesimlerinin anlayabileceği şekilde ve onların yerel dillerinde gönderiyorum, diyerek önemli olanın ahlaki ve insani değeri yaşatmak olduğuna dikkat çekiyor. Ayrıca buradan hareketle şunu da diyebiliriz ki gönderilen mesaj, herkesin anlayabileceği düzeydedir. Öyle ki Ebu Cehil ve Ebe Lehep gibi müşrikler Kur’an’ı bizden daha iyi anlıyorlardı. Çünkü Kur’an onların konuştukları günlük dilde vahyedilmişti.   


Şimdi bunlara neden dikkat çektim? Günümüzde özellikle İslam dünyasında savaş, terör ve kargaşanın en önemli sebeplerinden biri de insanların kendi din anlayışlarını "din" yerine koymalarıdır. Öyle ki bu anlayış dinde radikalleşmenin önünü açmakta ve farklı düşünceleri benimseyen insanların birbirlerini küfürle suçlayarak öldürmelerine neden olmakta. Hatta İslam dünyasında terör ve iç savaş nedeniyle ölenlerin %90'nını yine Müslümanlar oluşturmakta. Müslümanlar bugün cihat ve tekfir söylemleriyle birbirini öldürmekteler. Tabi, bunda dış güçlerin parmağının olduğu muhakkak. Ancak biz kendimizle ne zaman hesaplaşabildik ki? “Nerelerde hata ve yanlış yaptık?” sorusunu sormadan tarih boyunca hep düşmanları suçladık. Kendi içimize yönelik bir sorgulama ve soruşturma içine girmedik, maalesef.


Peki, ülkemizde hâkim olan din anlayışı çok mu sağlıklı diye bir soru sorulabilir. Bana göre diğer İslam ülkelerinden daha iyi durumda olsak bile çok iyi durumda olduğumuz söylenemez. İyi olmamızın en önemli sebeplerinden birisi bizim Hanifi-Matüridi geleneğe mensup olmamız ve bu geleneğin de akılcı bir anlayışa sahip olmasıdır. Zira bu gelenek belli oranda bizi tekfirci söylemden uzak tutmuştur. Ayrıca bizi tekfirci söylemden uzak tutan bir diğer nokta da liselerde ve İlahiyat fakültelerinde felsefe derslerinin çok uzun zamandır müfredatta yer alması ve okutulması insanlarımızda belli oranda eleştirel düşünmeyi ve sorgulamayı sağlamıştır. Aslında diğer İslam ülkelerinin çoğunda olmayan bir durumdur bu.


Asıl sorumuz olan “Nasıl bir din anlayışı toplumu daha sağlıklı yapar?” sorusunu aslında çoğumuz sormayız. Çünkü belli bir kültür ve gelenek içinde yetişmemiz nedeniyle genellikle hâkim olan din anlayışını benimseriz. Hatta din anlayışlarımızı "din" yerine koyarız. Bugün bana göre en önemli tehlike, âlim diye ön plana çıkan bazı kimselerin hem kendilerinin hem de kitaplarının kutsanması ve putlaştırılmasıdır. Düşünebiliyor musunuz bir hakikatin bilgisi, bir kişinin kafasında ve yazdıklarında olacak! Böyle bir şeyin olması elbette ki imkânsızdır. Hele hele din gibi okyanus kadar geniş bir alanın bilgisini düşününce insan hayretler içerisinde kalıyor. Bence bu okyanusta bazıları bir damla su, bazıları da en fazla bir testi su içebilir. Hâlbuki her şeyi bildiğini iddia edecek kadar ileri giden zavallı tipler var ülkemizde. Bugünün insanlarında özellikle de gençlerde gördüğüm en büyük tehlike, belli kişilerin peşinden gitme ve onları tabulaştırma hastalığıdır. Birisi bir kişiye bağlandı mı artık ondan vazgeçemiyor. Bir anlamda aklını kiraya veriyor. Hatta entelektüel düzeyde insanlar bile din konusunda maalesef yeterince bilgi sahibi olmadıklarından istismar edilebiliyor ve neticede 15 TEMMUZ gibi acı bir tecrübeyi yaşamakla karşı karşıya kalabiliyoruz.


O zaman ne yapmak gerekir? Sağlıklı bir din bilgisi ve anlayışı için DİYANET, İLAHİYAT VE İMAM HATİPLERİN dini bilgilendirme konusunu ve nitelikli din adamı yetiştirme görevini en üst düzeyde yapması gerekir. Tabii bunu söylerken akşamdan sabaha olacak bir şeyden bahsetmiyorum. Dünyanın en zor işi insan yetiştirmektir. Mesela öğretmen, doktor, mühendis, hâkim vb. olmak için yaklaşık 17 sene eğitimden geçilmesi gerekiyor. Bunlardan birisi Prof. olmak isterse bir 15-20 sene daha ihtisas yapması gerekiyor. O nedenle uzun dönemli 20-30- hatta 50 yıllık stratejik planlar yapılmalıdır.

 
Diğer taraftan bugün biz Farabi, İbn Sina, İbn Rüşd ve Gazali gibi İslam düşüncesinin kilit isimlerinin bin sene önce tartıştıkları konuları bile tartışamaz ve konuşamaz hale geldik. Mesela; Tanrı’nın varlığı ve delilleri konusunda Farabi, İbn Sina, Gazali ve İbn Rüşd birbirlerini çok sert eleştirmişler ve tenkit etmişlerdir. Oradan bir "Tehafüt" geleneği doğmuş Fatih Sultan Mehmet zamanında da devam etmiştir. Fakat günümüzde dinde tekelleşme ve farklı yorumlara tahammül edememe gibi bazı problemlerin yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğine girerken ortadan kalkmaması hepimizi üzüyor. Buradan çıkışı sağlayacak olanlar da eleştirel ve hür düşünceye sahip âlimler sayesinde olacaktır. Eğer önümüzdeki yıllarda bunu başarabilirsek dinde radikalleşmenin ve katı dogmatik düşüncelerin zararlarından kurtulur, insanların din için değil; dinin insan için olduğu anlayışından hareketle ahlaki, etik ve insanî değerleri merkeze alan İslam dininin daha evrensel, kapsayıcı, kesinlikle araçsallaştırılmadığı ve iddialı bir din olduğunu herkese ispat edebiliriz. Dikkat edeceğimiz en önemli husus, dinden anladığımızı dinin kendisi diye başkalarına dayatmamak olmalıdır.

 

Burada en önemli görev, bazen eleştirsem de kelamcılara düşüyor. Bu nedenle daha iyi bir gelecek; ancak hoşgörülü, insan haklarına saygılı, düşünce ve ifade özgürlüğünü insanın onuru olarak gören ve başkalarına hakaret etmeden, aşağılamadan, fikirlerini özgürce savunabilen, itaat etmeyi körü körüne itaat olarak görmeyen, insani değerleri herkes için her yerde savunabilen erdemli insan topluluğuyla mümkündür.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.